Tarih boyu toplumlarda neyin eksikliği görüldüyse o şeyde ustalaşmaya çalışmak çoğu zaman adından söz ettirmeye nail olmuş başarıları beraberinde getirmiştir. Neyde imkân zorluğu varsa, orada fark yaratmayı sağlayacak yeni bir ihtimal doğar.
Bugünlerde insanlık olarak pek çok şeye sahibiz. Yapamıyor oluşlarımız imkansızlıklardan değil, imkanların çokluğundaki kayboluşlardan kaynaklı. Bu beynimiz için olduğu kadar tarihsel bir figür olan insan için de oldukça yeni bir durum. Bu yüzden nasıl bir tavırda olmamız gerektiğini hiç bu kadar çok yönlü bir bilinmezlikle bilmiyor olmamıştık. Dedik ya, çok şeye sahibiz diye. İşte bu çokluğun arasından ben dediğimiz şeyin ne olduğunu, sonra da “ben” dediğimiz şey için mümkün olan en doğrunun ne olduğunu bulmakta hiç olmadığımız kadar zorlanıyoruz.
Bunu bir nebze başarmış kişilerde ise hep aynı olguyla karşılaşıyoruz; uzlet hali.
Günlerce odasına kapanıp yemek dahi yemediği için adından saplantılı konsantrasyon diye bahsettiren Isaac Newton, evi birkaç adım ötede olmasına rağmen uyumak için bile ofisinden çıkmayan Thomas Alva ve uğruna hasta olup ölmeyi bile göze alacak kadar zor şartlarda ısrarla çalışan Maria Curie… Hepsi başarısını aynı şeylere borçluydu; akışa geçebilecekleri kadar çalışmaya istekli oldukları bir uğraş ve buna odaklanabilecekleri fildişi bir kule.
Fildişi kule karikatürize edilmiş bir deyim olmakla birlikte başkaları tarafından belirlenen tüm o gündemlerden uzakta, kendi gündemini belirleyebilen olmayı, bir yönüyle de insan olmaya dair kritik bir ihtiyacı ifade ediyor. Bunun için gerekli mekâna kimi zaman kule kimi zaman da kendine ait bir oda denilmiş. Ama günün sonunda işlevi hep aynı kalmış; kendine varmak isteyenin varacağı nihai hal.
Tam da bahsettiğimiz çokluklardan, hepimizin mustarip olduğu dikkat bozukluğundan, artık kronikleşmeye başlayan yorgunluğumuzdan ve geçen sene el birliğiyle insanlık olarak yılın kelimesi yapmayı başardığımız çürüyen beynimizden… Kısaca hayatı bize zorlaştıran nice zihinsel sıkışma ve zorlanmadan arınabilmek, az da olsa fabrika ayarlarımıza dönebilmek için tüm bu yalnız kalışlara hiç olmadığımız kadar muhtacız.
Fildişi Kule‘ye En Çok Neden İhtiyacımız Var?
Yaşadım Diyebilmek: Odağımızı Toplamak için
Yaşı kendimizinkinden büyük birçok insandan “Su gibi geçiyor zaman.” serzenişini mutlaka duymuşuzdur. Ne yaşadığımızı anlamadan akıp giden yıllarda da hep hayatı, koşulları suçlarız. Yaşam mücadelesi vermekten iyi yaşamak nasıl olur diye soramayan bir toplum olarak, ne olduğunu anlamadan gelinen yaşlarda hayat şartlarının büyük payı olsa da bu hissiyatın odaksız bir yaşam sürdürmekle de ilgisi olması mümkün. Bunu anlamak için Cal Newport’un dikkat tortusu olarak ifade ettiği zihin durumunu gün içerisinde minimize etmeye çalışınca o gün vaktin daha yavaş, yaşananları hatırlama olasılığınızın daha yüksek ve bir şeylerin diğer günlere nazaran daha az gelişine olduğunu fark edeceksiniz. Sürekli bir işi tamamlamadan diğer yere kayan odağımız, olsun 2 dakika bakayım diyerek göz attıklarımız zihnimizdeki tortuları artırarak bizi daha “şuursuz” bir hale getiriyor. Bu da ne yaşadığını anlamadan geçip giden günlere, bu günler aylara ve toplamında bir ömre tekabül ediyor. Nazım Hikmet’in veciz ifadesiyle “Yaşadım!” dedirten şeylerden uzakta, odaksız bir yaşam sürmemizi sağlıyor. Bu nedenle motoru biraz soğutmak için kendimizle vakit geçirmek rutin bir davranış olduğu taktirde ruhen, zihnen ve bedenen çok daha dinç hissetmemizi sağlayacak. Zihnimiz çok daha berrak, ben dediğimiz şeyden ise daha çok haberdar olacağız. Odaksız bir hayat bir noktada yaşanmamış bir hayattır ve bu odağı toplamak için kendimize ait odalarda bulunmaya ihtiyacımız vardır.
Yüzlerce Yıllık Mesele: Kendini Bilmek için
Kendini bilme mevzusu gerek bir mağara duvarında gerek dinlerde gerekse de bir tapınağın girişinde var olduğumuzdan beri bizimle olan bir dert. Ve öyle enteresan bir dert ki, kafayı bir kez buna takınca başka pek bir şeyi dert edinemiyor oluyorsunuz. Montaigne’in de dediği gibi fiziğiniz de metafiziğiniz de bu oluyor; kendinizi araştırmak. Ve çoğu zaman tüm o etrafa sarışlar, kabz hali dediğimiz içsel sıkıntılar, hatta bazen yapılan yanlış seçimlerden gelen keşke ve pişmanlıklar da aynı şeyden kaynaklanıyor oluyor; kendinden bihaber olmak ve giderek uzaklaşmak. Ve enteresan bir şekilde az evvel bahsettiğimiz gibi bu uzlet hali rutin bir davranış olmadığı sürece, kendinden giderek uzaklaşmanın getirdiği yalnızlık başka hiçbir dışsal faktörle tatmin edilmiyor. Yani, hiçbir sosyal ilişki kendimizle kurduğumuz ilişkinin yerini tutmuyor. Bu nedenle hayatta çözemediğimizi düşündüğümüz sorunları, odağımızı içeriye yönelttiğimizde default mode network gibi zihin durumlarının da yardımıyla tespit edebiliyor ve bu sorunlarımıza alternatif çözüm senaryoları sunabiliyoruz. Çünkü her defasında farklı şeylerle uğraşıyormuşuz yanılsamasına rağmen, aslında hep aynı soru hakkındaki cehaletimizden kaynaklanan farklı problemlerle yüzleşiyoruz: Biz kimiz, ben kimim ve neyim.
Psikolojinin Iskası: Ruh Sağlığımızı Korumak için
Zihnimiz için içerisinde bulunduğumuz durumların bağlamı, o şeyle ilgili hislerimizde oldukça belirleyicidir. Bu durum yalnızlık için de geçerli. Eğer sevdiklerimizi kaybettiğimiz bir bağlamda mecburi olarak yalnız kaldıysak bu yalnızlık çeşidi buraya kadar bahsettiğimiz olumlu faydaların hiçbirini vermeyebilir. Fakat seçilmiş bir yalnızlık, bize tatmin veren sosyal ilişkilerimiz olmasına rağmen içerisinde bulunuyorsak yalnızlığı ne şekilde deneyimlediğimizi baştan sona değiştirir. Bu nedenle bu yazıda bahsedilen yalnızlıkların mecburi yalnızlıkla değil, gün içerisinde kasıtlı olarak tercih edilen yalnızlıkla ilgili olduğunu belirtmekte fayda var. İFA’nın 3.maddesinden aşina olduğumuz üzere biyolojik bir canlı olduğumuz kadar sosyal bir canlıyız da. Bizi yolda tutan, hayatı yaşanır kılan tüm sosyal ilişkilere su kadar muhtacız. Fakat bu terazinin bir diğer ucunda, ruh sağlığımız için sosyalleşmek kadar ruh sağlığımız için yalnız kalmak da var. Uzunca bahsettiğimiz üzere kendimize ayırmadığımız vakitler, kendimizden kopuşun getirdiği kayboluşları da beraberinde getiriyor. Başkalarıyla iyi geçinebilmek için iyi geçinmemiz gereken kendimiz, iyi oluş halinin bu veçhesini ıskaladığı için daha geçimsiz, hayata öfkeli bir versiyonumuzu ortaya çıkarıyor. Bu nedenle sosyal ilişkilerimizin kemiyetinden ruh sağlığımıza kadar kendimizle ilişki kurmak ve bu ilişkiyi kurabilmek için ayırdığımız vakitler majör bir öneme sahip.
Kule’nin Kadınlara Bakan Yönü: Dozunda Bağımsızlık için
İnsanlık tarihinde kadının yeriyle alakalı memnuniyetsizliklerimiz bir yana, bu konuda günümüzde de bir arpa boy yol katetebilmiş durumda değiliz. Kadınlar toplumda çoğunlukla ilişkileri üzerinden tanımlanan varlıklar olmuştur. Dış dünyaya ya bir başkasının eşi ya birinin kızı ya da birinin annesi olarak tanıtılmıştır. Kendi olarak yaşamda var olma mücadelesini vermekte olan kadın, yalnızlığı seçebilme gücünden uzakta olmasına karşılık, yalnızlığı seçebildiği taktirde de kimi zaman acınası gözlere maruz kalmıştır. Değeri bir başkasına ait olmak üzerinden şekillendikçe de bu yolu seçmekten vazgeçerek kendini kendisi hariç herkesin hayatına adayarak yaşar. Aşina olduğumuz üzere, birçok kadın bu içsel gücü hissedemediği için “Saçımı sizin için süpürge ettim”, “Sana ömrümü verdim”, “Senin için şunlardan vazgeçtim, şimdi karşılığı bu mu?” şeklinde dünyalarının başına yıkıldığı duygularla mücadele eder. Ne yazık ki, böyle gelmiş ve böyle gitmesi gerekiyormuş gibi davranılan bu kültür yapılanması pek çok kadını zor şartlara rağmen muhtaç, yıllar geçtikçe neyi sevdiğini ve kim için yaşadığını bile unutmuş bir vaziyette bırakıyor. Yaşam şartlarının yanı sıra, şartları el vermesine rağmen duygusal gücü zayıflamış kadınlar yalnız kalmamak adına tüm memnuniyetsizliklerine rağmen ilişkilerine tutunabiliyor. Ya da kendini tam anlamıyla tanımadan yapılan eş seçimlerinde ilişkilerinin içinde kaybolup gidilebiliyor. Oysaki yalnızlığıyla barışık bir kadın, önce kendini bir hayat arkadaşı edinecek kadar yeterli hale getirme sürecini göze alır ve sonrası bilinçli bir seçim olur. Çünkü gerekirse yalnızca kendiyle kurduğu ilişki ile yaşama devam etmek yerine en kötü ilişki bile yalnızlıktan iyidir düşüncesiyle sağlıksız ilişkiler sürdürmez. Bu nedenle yalnızlığı seçebilme gücünü hayat öyle gerektirdiğinde toplayabilen bir kadın, bir ilişkide gerçekten istediği için var olmaya devam edebilir. Kendini bu manevi doygunlukta hisseden kadınların aynı zamanda ilişkilere de muhtaç hissetmemesi, toplumu da dönüştürebilecek güçte bir anlayış. Biraz farklı bir yaklaşım olduğunu kabul etmekle birlikte; kendimizden güç alabilmek, hayatı kim için, ne uğruna ve ne şekilde yaşamak istediğimizle ilgili fikir egzersizleri yapabilmek için fildişi kulelerimizde vakit geçirmeyi vazgeçilmez bir yere koymalıyız. Çünkü kendine, kendinden bir öteki için vazgeçmek istemeyecek kadar iyi yapılandırılmış içsel bir dünya inşa eden her kadın, başkası için harcanan ömürleri reddedecektir ve tüm bunlar da kelebek etkisi misali toplumdaki cinsiyet rolleriyle ilgili dinamikleri de değiştirecektir. Kadının özgürlüğü toplumun da özgürlüğüdür ve bu durum yalnızca bireysel huzur açısından değil, toplumsal olarak da büyük bir dönüşümün anahtarıdır.
Kule’yi Terk Edersek Ne Olur?
Buraya kadar bahsettiklerimizin tam zıttı, aslında kendimize ayırmadığımız vakitlerin bizlerden neler götüreceğiyle ilgili geniş bir perspektif sunmakta. Fakat yine de bahsettiğimiz konunun bireysel olduğu kadar toplumsal bir mesele olduğunun altını bir kez daha çizmek gerek. Türk toplumu yalnız kalmayı öğrenememiş bir millettir. Bu nedenle tefekkür dünyasını derinleştirmesi kitlesel düzeyde mümkün olmamıştır. Çünkü hiçbir fikir kalabalıkların içerisindeyken belirmez, bir ötekinin fikrinden ve zikrinden uzakta, o münzevi halde olmak gerekir. Neden bilim insanları, felsefeciler, sanatçılar yetiştiremiyor olduğumuzun cevabı; bir konuda iyi olabilmek için gecelerce çalışarak yalnız kalmayı göze almakta ve bizim böyle bir kültürden uzak olmamızda olabilir. Sürekli başkalarının fikirlerine maruz kaldığımız ve kendimize bir fikir dünyası inşa etmediğimiz sürece, zamanla çevremizdeki insanların hayatlarını yaşamaya başlarız. Bu da bahsettiğimiz kendinden kopuşun son noktasıdır.
Yalnızlık Her Zaman Gül Bahçesi Vadetmez!
Sosyal medya aracılığıyla her şeyi estetik açıdan ele alıp deneyim kısmını göz ardı ettiğimiz gibi, yalnızlık için de aynısını yapıyoruz. Fakat yalnızlık her zaman -seçilmiş dahi olsa- romantize edilemeyecek kadar sert duygulanımları içerebilir. Konfor Alanının Dışına Çıkarken Karşılaşacağın Zorluklar yazımızda bazı yolların kaderinin yalnızlıktan geçtiğinden ve sürekli odağının bir başka yerde olması istenen bir dünyada kendinle ilgilenmenin bedel ödetebileceğinden bahsetmiştik. En başta dedik ya, her neyde zorluk varsa orada fark yaratmayı sağlayacak ihtimaller doğar diye. İşte kendinle ilgilenen, gündemini belirleyen olmak da her şeyin tekdüzeleşmesi talep edilen bir çağda özgünleşmeyi sağlayacaktır. Bu özgünlük de hayata kendinden bir şeyler katabilmeyi ve inovatif fikirleri ortaya koyabilmeyi kolaylaştırır. Ve tüm bu süreç, zihnindeki yalnızlıkla mücadele eden kişiler için zorlayıcıdır. Fakat herkesin yapmakta zorlandıklarını yapmayı göze alanlar, herkesin giderek kendinden uzaklaştığı bir dünyada kendine yakınlaşır ve insan-ı kâmil olmaya giden yolun ilk adımlarını atar.
Karanlık Uca Savrulma!
Az evvel insanın biyolojik olduğu kadar sosyal bir canlı olduğundan bahsettik. Biyolojimize kodlanan duygusal ihtiyaçların başında tam da bu sosyal ilişkiler yer alıyor. Bu nedenle hem toplumsallık duygusunu yok etmeden hem de hayat boyu inzivada yaşamak gibi uçta bir tarz-ı hayata yeltenmeden sosyal ilişkilerimizi sürdürmeliyiz. Fakat bu ilişkilere, kendimizle olan ilişkiyi de dahil etmeliyiz. Çünkü kendi içinde bir dünya yaratamayan her insan, başka dünyaların esiri olur.
Kaynakça:
Newport, Cal, Pürdikkat, 2017.
Canan, Sinan, İlişkiler ve Stres, 2020.
Wright, Craig, Dâhilerin Gizli Alışkanlıkları, 2022.
